Eğitim sistemimizin tümörü: Çoktan seçmeli sınav!

Çoktan seçmeli testler yaşamın bir parçası. Sorulması gereken soru, ne kadar büyük bir parçası olması gerektiği. Örneğin ABD’de üniversitelere girişte standart test sonuçlarına bakılır ama başka kriterler de kullanılır (kompozisyon, mülakat, özgeçmiş, portföy vs.). Öte yandan ülkemizde hem liseye hem üniversiteye (hem de devlete) girişte sadece standart test sonuçları kullanılıyor.

Bunun yanlış olduğunu, eğitim sistemini yanlış bir yola soktuğunu düşünüyorum. Standart testlerin avantaj ve dezavantajlarına bir göz atıp, ülkemizdeki uygulamanın eğitimi nasıl yozlaştırdığından bahsedeceğim. Standart testlerin avantajları ve yorumlarım şöyle:

* Öğrencilerin başarı seviyesini ölçmek için objektif ve güvenilir bir sınav çeşidi. Standardize testler olmasa okulların verdiği notlara güvenmek durumunda kalacaktık ki, bunların ne kadar güvenilir ve karşılaştırılabilir olduğu tartışılır. Uzmanların hazırladığı ve makinelerin notladığı çoktan seçmeli testlerde insan hatası veya kanaati söz konusu değil.

Yorum: Çoktan seçmeli sınav sorusu hazırlamak zor bir iş. Hemen her sınavdan sonra bazı soruların “yanlış” olduğu tartışılıyor, hatta bazen sorular iptal edilebiliyor.

* Testler dışlayıcı (dil, din, ırk vs. bazında) ayrımcı değil ve tüm öğrencilere aynı içerik veriliyor.

Yorum: Dışlayıcı olmayan test hazırlanması tabii ki çok önemli ama bunun için çoktan seçmeli testlere ihtiyacımız yok. Ayrıca standart testler bile çok dikkatli olunmazsa ayrımcı sorular içerebilirler. Burada da standart testlere fazla kredi veriliyor.

* Birçok anne-baba, eğitimci ve öğrenci testlerin doğru bir yöntem olduğuna inanıyor.

Yorum: Toplumda çoktan seçmeli testlerin doğru olduğu inancının temel nedeni hemen herkesin bu testlere “maruz bırakılmış” olması. Farklı ölçme ve değerlendirme sistemleri üzerinde düşünülmeden çoktan seçmelinin doğru olduğuna inanmak sadece kötü bir alışkanlık.

* Öğrencilerdeki stresi azaltıyor. (Kanımca bu avantajın açıklanmaya ihtiyacı var: Her test bir stres kaynağıdır ama standart çoktan seçmeli testte öğrenci için pek sürpriz olmaz. Format, süre, soru sayısı, kurallar önceden bellidir ve öğrenci benzer problemler çözerek hazırlanmıştır.)

Yorum: Özellikle genç insanlarda (örneğin sekizinci sınıf TEOG testi) çoktan seçmeli testlerin çok ciddi bir stres kaynağı olduğunu gözlemledim. Bu stresin temel kaynağı test değil; testin sonuçları ve bu sonuçların getireceği kararlar (ve bu kararlar ile test sonuçları arasında birebir ilişki olması).

* Standart test sayesinde öğretmen öğrencilere neyi ne zaman öğretmesi gerektiğini biliyor. Okulda aynı içerik eş zamanlı okutuluyor.

Yorum: Müfredatı testler dikte etmemeli. Bu argüman arabayı atın önüne koymak ile eş değer.

* Öğrenci grupları (okullar, şehirler) arasında kıyas yapılabilmesini ve zamana göre değişimin izlenmesini sağlıyor. Okulların, bölümlerin ve öğretmenlerin performansları karşılaştırılabiliyor.

Yorum: Kıyaslama olanağı standart testlerin önemli bir avantajı, ama bu avantajın ülkemizde kullanıldığına şahit olmadım. Umarım bakanlık bazı karşılaştırmalar yapıyor, buna bağlı olarak önlemler alıyordur.

 

‘KABUL GÖRMESİNİN EN ÖNEMLİ NEDENİ KÜLTÜREL’

Bu avantajların bir kısmının ülkemizde kısmen de olsa geçerli olduğunu düşünüyorum. Ülkemizde standart testlerin bu kadar yaygın olup toplumun geniş kesimlerince kabul görmesinin en önemli nedeni ise kanımca kültürel: Devlet tarafından yapılan merkezi sınavlar dışındaki sınavlara güvenmiyoruz. Etik kurallarını hiçe sayan lise notlama uygulaması ile desteklenen bu kültürel olgunun yanına on yıllardır uygulanan test sistemi sayesinde toplumsal beyin yıkanmışlığını, merkezi bir çoktan seçmeli sınavın eğitimciler için kolaylığını, test soruları dışında ölçme değerlendirme yapma yetkinlikleri köreltilmiş bir eğitim sektörünü ve bu işten hayatını kazanan dev bir test sektörünü eklersek ülkemizde neden testlerin böylesine belirleyici olduğu ortaya çıkar. Peki neden ben testlerin ülkenin eğitimini sürekli aşağıya çektiğini düşünüyorum? Önce literatürde öngörülen dezavantajlara bakalım, sonra Türkiye özelinde neler düşündüğüme geçelim.

 

DEZAVANTAJLARI NELER?

* Yaşamda başarı ve mutluluk için önemli olan birçok özelliği çoktan seçmeli testler ile ölçmek mümkün değil. Kritik düşünme, yaratıcılık, motivasyon, esneklik, merak, azim, güvenilirlik, dayanıklılık, empati, coşku, disiplin, özfarkındalık, özgüven, özyönlendirme, yurttaşlık, liderlik, tutku, cesaret, beceriklilik, dürüstlük, hayret duygusu, estetik duygusu, birlikte başarabilmek.

* Testler sadece belirli alanlardaki bilgiyi ve bu bilginin kullanımını ölçebildiklerinden ancak kısıtlı bir ölçüt oluştururlar. Eğitimin tüm çıktılarını ölçemediğinden, testler eğitim değerlendirmesi için uygun bir alet değil. Sadece doğru ve yanlış cevapların olduğu aşırı basitleştirilmiş bir seçim ortamı gerçek yaşam ile alakalı değil. Test bağımlısı hale gelen öğrenciler gerçek hayatta karşılaştıkları problemlerde bile seçim yapabilecekleri şıklar beklerler, ortaya fikir koymakta zorlanırlar ve çözüm üretemezler. Standart testler öğrenciyi ancak standart testlere hazırlar, üretken bir yetişkin olmaya hazırlamaz.

* Öğretmenler, öğrencilerinin testlerde başarılı olmasını istediklerinden test odaklı eğitim verebilirler. Bu hem öğrencilerin hem de öğretmenlerin eğitimden keyif almasının önüne geçebilir. Belki daha da önemlisi, öğretmenler testte ölçülmeyen yaşam becerilerini ve üst düzey bilişsel yetkinlikleri öğretmeyi bir kenara bırakabilirler.

Okullar öğrencilerin test başarılarını ön plana koyarlarsa, öğrencilerin test ile ilgisi olmayan aktivitelerine ve derslerine ayrılan zamanı azaltabilirler ve bu uygulama öğrencilerin duygusal, sosyal ve akademik gelişimine olumsuz etki edebilir.

* Standart testler okul müdürlerini, öğretmenleri ve öğrencileri farklı türlerde hilelere itebilirler. Örneğin, testte olmayan bir ders sırasında bu ders yerine test hazırlığı yapılabilir veya teste okul dışında hazırlanmak isteyen öğrencilerin getirdiği sahte sağlık raporlarına göz yumabilirler.

* Test sonuçları öğrenciler için çok önemli ise, sınıfta stres ortamı hakim olabilir ve bu hem öğretmenleri hem de öğrencileri olumsuz etkileyebilir.

* Sınavın en önemli işlevlerinden birisi de eğitici olmasıdır. Çoktan seçmeli sınavlarda öğrencinin alacağı geri bildirim sadece doğru-yanlış şeklinde olduğundan, bu tür sınavın pedagojik değeri düşüktür.

* Birkaç adımda çözülebilecek bir problemde sadece en son adımı yanlış yapan bir öğrenci, tam puan olarak olmasa da belirli bir miktar puanla yazılı sınavda bilgisinin karşılığını alabilir. Fakat çoktan seçmeli sınavda cevap ya doğrudur ya da yanlış. Sonuç yanlış ise öğrenci puan alamaz.

* Yaşamda karşılaşılan problemlerin genellikle tek doğru cevapları yoktur ve yanlış cevapların arasında da kalite farkları vardır. Fakat çoktan seçmeli sınavda yanlışların tümü aynı değerdedir.

* Çoktan seçmeli sınavlar öğrencilerin belirsizlik toleranslarını sıfıra indirirler. Çözüm için gereken tüm bilgi ve veriler verilmiş, cevap şıkların içindedir. Oysa yaşamda belirsizlik, veri eksikliği ön plandadır.

* Öğrenci performansını ölçmekte bile güvenilir bir ölçüt olmayan standart test sonuçları kullanılarak öğretmenler, bölümler, okullar değerlendiriliyor ve bu performanslar terfi, zam, bütçe kararlarını etkileyebiliyor.

 

EĞİTİM SİSTEMİMİZİ NASIL ZAYIFLATIYOR?

Yukarıda verilen dezavantajların büyük bir kısmı maalesef ülkemizdeki TEOG ve YGS/LYS sınavları için de geçerli. Şimdi ülke gerçeklerine biraz daha eğilelim ve bu sınavların eğitim sistemimizde yarattığı yıkıma bir göz atalım.

Sınav başarısı ile yaşam başarısı arasındaki ilişki çok zayıf: Test sınavlarındaki en büyük sorun tümüyle içerik odaklı olmaları. Fakat 21’inci yüzyılda içerik artık meta haline geldi ve yetkinliklerin, becerilerin önemi son derece arttı. Dolayısıyla tüm eğitim sisteminin içerik vurgusunu hafifletip, yetkinliklere ağırlık vermesi ve öğrencilere hızlı değişime ayak uydurabilmelerini sağlayacak becerileri kazandırması önemli. 21’inci yüzyıl yetkinlikleri ortak çalışma gurubunun raporunda (http://www.p21.org/our-work/p21-framework) üç ana başlık var: Öğrenme ve İnovasyon yetkinlikleri (yaratıcılık ve inovasyon, kritik düşünme ve problem çözme, iletişim ve işbirliği); Bilgi, Medya ve Teknoloji yetkinlikleri (bilgi okuryazarlığı, medya okuryazarlığı, bilişim ve iletişim teknolojileri okuryazarlığı); Yaşam ve Kariyer yetkinlikleri (esneklik ve uyum sağlayabilirlik, insiyatif alma ve öz yönlendirme, sosyal ve kültürlerarası yetkinlikler, üretkenlik ve hesap verebilirlik, liderlik ve sorumluluk).

Dünya Ekonomi Forumu raporu (http://www.weforum.org/reports/the-future-of-jobs)da benzer vurgular yapıyor. Bu listelere bakıp da bu yetkinliklerin hiçbirini ölçmeyen bir test sistemini (ve dolayısıyla bu yetkinlikleri geliştiremeyen bir eğitim sistemini) savunmak için kanımca gerçekten çok yakın görüşlü (neredeyse kör) olmak gerekiyor.

Testlere hazırlanmak ile içeriği öğrenmek arasında fark var: İlk argümanımda test sisteminin yaşama hazırlamadığını vurguladım. Şimdi ise daha da ileriye giderek test sisteminin hedefi olan içeriği öğretme konusunda bile başarısız olduğunu vurgulamak istiyorum. Ülkemizde verilen TEOG veya YGS/LYS sınavlarında başarılı olmak için sınavlarda test edilen içeriği bilmekten daha önemli bir faktör vardır: “Test tekniği” bilmek. Maalesef bu işi bir sanat haline getirmiş bir grup var ve öğrencilere gece gündüz test teknikleri öğretiyorlar ama bu tekniklerin gerçek hayatta hiçbir karşılığı yok. Bu, öğrenciyi ancak bir sonraki test mücadelesinin içine atar, ta ki üniversiteye girene kadar.

TEOG tam anlamıyla “standart” bir test değil (herkes aynı sınavı almıyor): Günümüzde liseye geçiş için kullanılan TEOG altı farklı alanda veriliyor: Türkçe, matematik, fen ve teknoloji, inkılap tarihi, din kültürü, yabancı dil. Bu alanların ilk dördü ortak iken, din kültürü sınavı öğrencinin tercihine göre üç farklı sınavdan birisi, yabancı dil sınavı da öğrencinin okuluna göre dört farklı sınavdan birisi olabiliyor. Öğrencilerin tercihe göre farklı soru gruplarına cevap verdiği bir sınav, standart bir sınav değildir. Genellikle gözardı edilen bir konu da bu iki alanda az sayıda öğrencinin aldığı sınavlar (örneğin Almanca) için hazırlanma malzemeleri de yok denecek kadar az.

Standart testlerde başarılı olmak için “dersane” eğitimi almak şart mı?: Çoktan seçmeli testler ortaokul veya lise müfredatından çıkıyorlar. Yani dersleri takip eden, bilgiyi içselleştiren ve ödevleri yapan bir öğrenci bu testlerdeki problemleri çözebilir, soruları cevaplayabilir. Test tekniği üzerine kısa bir eğitimin yararlı olacağına eminim. Fakat ülkemizde kantarın topuzu tümüyle kaçmış durumda. Gencecik çocuklara bazen ilkokuldan itibaren özel ders aldırılıyor, yedinci sınıfta öğrenci TEOG stresini yaşamaya başlıyor, sekizinci sınıfta okulun yanında dersaneye gidiliyor, 12’nci sınıfta okul yerine dersaneye gidiliyor; öğrenciler yüzlerce, binlerce değil, onbinlerce soru çözüyorlar. Tüm bu sınav hazırlıklarının öğrencinin puanını ne kadar yükselttiği tartışılır. Tartışılamayacak bir şey varsa, o da bu hazırlık döneminin fırsat maliyeti. Çocuğun binlerce saati yaşamda hiçbir karşılığı olmayan garip bir yarışa hazırlık için harcanmıştır ve çocuğun gelişimi için gerekli olan sosyal, kültürel, sportif faaliyetlere zaman ayrılmamıştır.

Peki bu sektör neden bu kadar büyüdü?: Serbest piyasa arz-talep dengesi üzerine kurulmuştur. Merkezi sıralama sınavları, talebi doğururlar. Bunu bir silahlanma yarışına benzetebiliriz. Komşunun çocuğu haftada kaç saat dersaneye gidiyorsa, bizim çocuğun daha fazla saat gitmesi gerekir. İki aile de fakirleşir, iki çocuk da kafayı test ile bozar. Buna bir de bu sektörden ekmek yiyenlerin talebi artırmak için yaptığı çabalar var. Maalesef ülkemizde teste hazırlanma ekonomisinin büyüklüğü üniversite ekonomisinin büyüklüğüne eşittir. Hani şu fırsat eşitliği yaratabilmek için kurguladığımız merkezi üniversiteye seçme ve yerleşme sınavı var ya, işte o sınava hazırlanabilmek için insanlarımız ülkenin tüm devlet üniversitelerine harcadığı para kadar para harcıyorlar!

Ama kazanan kazanıyor…: Evet, Ahmet beylerin kızı Galatasaray’ı kazanmış. Doğrudur. Ülkenin en gözde okulları öğrencilerini Mars’tan getirmiyorlar. Aramızdan bazıları bu okullara girebiliyor. Peki ihtimal nedir? Galatasaray Lisesi’nin yıllık kontenjanı 100. Galatasaray’a girebilmek için genellikle ülkede ilk 300’de olmak gerekiyor. TEOG sınavlarına her yıl yaklaşık 1.2 milyon öğrenci giriyor. Yani aşağı yukarı sınava giren her 4 bin öğrenciden sadece biri bu okula girebiliyor. Galatasaray Spor Kulübü’nün tüm branşlardaki profesyonel sporcu sayısı düşünülürse, herhangi bir çocuğun Galatasaray Lisesi’ne girebilme olasılığı, Galatarasay’da profesyonel sporcu olabilme olasılığına yakın. Çocuğu “Ben Galatasaray’da profesyonel sporcu olacağım, günde dört saat antrenman yapacağım” dediğinde onu vazgeçirmek için elinden geleni yapan anne-baba, aynı çocuğu Galatasaray Lisesi’ne sokabilmek için günde dört saat çalıştırmaktan kaçınmıyor. Peki bu çocuk iki yıl çabaladıktan sonra hedefine ulaşamazsa (ki ihtimal 3999/4000) kendisini nasıl hissedecek?

Neden bu okullara girmek bu kadar zor?: Çünkü ülkenin nüfusu sürekli arttı ama iyi okul sayısı artmadı. 1960’dan bu yana nüfusumuz üç misline çıktı ama bugünün en iyi 10 devlet lisesi veya devlet üniversitesi sırası ile 1960’daki sıra hemen hemen aynı. Daha ciddisi, arzu edilen okul listesi epey kısa ve zaman içinde uzamadı. Yani talep sürekli artıyor ama “en iyi” okul arzı pek değişmiyor. Özel okullar ve vakıf üniversiteleri bu saptamanın dışında ama onlara erişebilen nüfus maalesef azınlıkta.

Beğensek de beğenmesek de öğrencileri yerleştirmek için sıralamak gerekmiyor mu?: TEOG sınav sonuçları hakkında detaylı bilgi verilmediğinden ancak spekülasyon yapabiliriz. Fakat bildiğimiz bir şey var ki, o da 2015 ilk TEOG sınavında 4 bin 742 öğrencinin tam puan almış olması. 4 bin 742 öğrencinin tam puan aldığı bir sınav ile yapılacak yerleştirmede, en tepedeki öğrenciler için bu sınavın hiçbir ayrıştırıcı gücü kalmamıştır. Dolayısıyla yerleştirme, o hiç güvenmediğimiz, okulların şişirdiği okul başarı puanları ile yapılacaktır. O puanların da genellikle 100 veya 100’e çok yakın olduğunu düşünürsek, biraz daha ciddi bir okula gidip 100 yerine 95 ile mezun olan bir öğrenci TEOG’da tam puan almasına rağmen istediği okula giremeyebilir. Daha da kötüsü bir öğrenci matematiğe eğilimli olabilir ve kaçırdığı tek soru tarih sorusu olabilir. Daha az ilgilendiği ve uzmanlaşmak istemediği bir alanda kaçırdığı tek soru yüzünden geleceğin mühendisi kendisi için gereken fen eğitimini alamayabilir. Özetle, sıralama amacıyla yapılan bir sınav, soruların zorluğu dikkatli ayarlanmazsa tepedeki “büyük ödül”ler için sıralama yapmaktan aciz kalabilir.

Peki TEOG sınavında soruların zorluğunu ayarlamak mümkün değil mi?: Standart sınavlarda, sınavın ortalamasını önceden tahmin etmek kolay olmalı diye düşünülebilir. Ne de olsa adı üzerinde sınav “standart”tır ve daha önce binlerce defa kullanılmış problemlere benzer problemlerden oluşuyordur. Fakat hem ülkedeki eğitim kalitesindeki ciddi dalgalanmalar, hem de sürekli bu sınavdaki ortalamayı yukarı çekmek için gece gündüz çalışan test fabrikaları (dershaneler, özel ders uzmanları) göz önüne alınırsa, bu hedefe ulaşmanın o kadar da kolay olmadığı ortaya çıkar.

Bunların yanında, TEOG sınavlarını karşılaştırabileceğimiz uluslararası bir sınav var: PISA. Okullarının genellikle 90 ila 100 arasında bir not ile mezun ettiği öğrencilerimiz, 2015 TEOG sınavında yüzde 50 civarında bir başarı gösterebildi. Örneğin fen sorularında öğrencilerin başarı oranı yüzde 56. Peki PISA fen sınavında durum ne? PISA sınavlarında ülkeler öğrencilerinin aldığı sonuçlara göre altı seviyeye yerleştiriliyorlar. Altıncı seviyedeki öğrenciler:

“Tutarlı bir şekilde bilimsel bilgiyi ve bilimsel yöntem bilgisini tanımlayabilir, açıklayabilir ve günlük yaşamdaki karmaşık durumlarda uygulayabilirler; farklı bilgi kaynakları ve açıklamalar arasında bağ kurarlar; kararları doğrulamak için buldukları kaynaklardan kanıtlar kullanırlar; tutarlı bir şekilde üst düzeyde bilimsel düşünür ve muhakeme yaparlar; bilimsel kavrayışlarını alışık olmadıkları bilimsel ve teknolojik ortamlarda kullanmaya isteklidirler; kişisel, sosyal ve küresel durumlarla ilgili tavsiye ve kararları desteklemek için bilimsel savlar ileri sürebilirler.”

Özetle, iyi bir bilim insanı veya mühendis olabilmek için gereken özellikler. Bu sınava Türkiye’den katılan öğrencilerden hiçbirisi altıncı seviyeye çıkamamış. Öğrencilerimizin çoğu birinci veya ikinci seviyede! PISA tanımlarına göre, ikinci seviyedeki öğrenciler:

“Alışılmış durumlarda olası açıklamaları yapabilirler; basit araştırmalara dayanan sonuçlar çıkarabilecekleri bilimsel bilgiye sahiptirler; teknoloji ile ilgili problem çözebilmek için mantıksal çıkarımlar yapabilirler; bilimsel sorgulamaların sonuçlarına göre mantıksal çıkarımlar ve basit yorumlar yapabilirler.”

Peki şimdi biz okulun verdiği 99’a mı inanacağız, TEOG’un verdiği 55’e mi, yoksa PISA’nın verdiği kırık nota mı? PISA’da bu kadar kötü sonuçlar alan öğrencilerimiz TEOG’da fenden yüzde 55 alabiliyorlar ise, TEOG ne kadar geçerli bir sınav? Aslında PISA bize ağır bir mesaj veriyor: Eğitim sistemimiz çalışmıyor.

 

STANDART SINAVLARIN PEK BİR YARARI YOK, ZARARI ÇOK

Gelelim, Türkiye’de benim şahsen gözlemleme fırsatı bulduğum yıkıma:

* Üç üniversitede dekanlık yaptım ve birinci sınıflara üniversiteye giriş dersi verdim. Karşıma gelen öğrencilerin entelektüel sığlıkları ürkütücü seviyede. Müzik, sanat ve  edebiyat ile ilgileri çok zayıf. Futbol izleme ve oyun oynama dışında hobileri ise neredeyse yok. Bu neden diye sorduğumda, “Hocam sınava hazırlanmaktan vakit mi kaldı?” diye sitem ediyorlar. Eşitlik sağlamak amacıyla kurgulanan merkezi sınavlar gerçekten eşitlik sağlamış ama maalesef asgari müştereklerde! Kabahat tabii ki öğrencilerde değil. Önce eğitim sisteminde, sonra bu sisteme teslim olan ailelerde!

* İsterseniz entelektüel boyutu bir kenara bırakalım ve artık kariyerde başarılı olmak için hemen hiç kimsenin tartışmadığı bir yetkinliğe bakalım: İngilizce bilmek. Üniversiteye gelen öğrencilerin İngilizce seviyesi son derece düşük. Sözde tüm ortaöğretim boyunca zorunlu İngilizce dersi almışlar ama İngilizce muafiyet sınavından geçme oranı yüzde 15, ki onlar da merkezi sınavlara daha az önem veren özel okullardan. “Arkadaşlar ne bu haliniz?” diye sorduğumda verilen cevap aynı: “Hocam sınava hazırlanmak varken İngilizce ile kim uğraşacak?” Bu gençlerin ve ailelerinin kaçırdığı önemli bir konu var: 19 yasından sonra dil kolay öğrenilmiyor.

* Üniversiteye gelen öğrenciler Türkçe yazı bile yazamıyorlar. Nedeni basit: Sınavda yok! Nitekim PISA okuma becerileri sınavında da öğrencilerimiz ancak ikinci seviyede çıkıyorlar.

* Merkezi standart sınavlar öğrencilerde çok ciddi bir deformasyona yol açıyor. Öğrenci ilkokuldan itibaren önemli hedeflere ulaşmak için çoktan seçmeli sınavları hem gerekli hem de -daha da kötüsü- yeterli görüyor. Dünyayı algılama biçimi değişiyor. Çözmesi istenen bir problemden beklentileri şunlar: Problem kısa olmalı (bir veya iki cümle), problem çözmek için gereken tüm veriler verilmiş olmalı, veriler belirsiz olmamalı, gereksiz veri olmamalı, problemin dört veya beş farklı cevap alternatifi olmalı ve bu cevaplardan sadece bir tanesi tartışılmaz bir şekilde doğru, diğerleri ise yanlış olmalı.

Son derece komplike bir dünyanın çok basitleştirilmiş ve tek boyuta indirilmiş bir resmini öğrenciye gösterip onu hayata hazırlamaya çalışıyoruz. Örneğin işletmeye giriş öğrencisine üç sayfalık bir vaka analizi verdiğinizde öğrenci neresinden tutabileceğini bile bilmiyor. Vaka tartışması sırasında, problemin çözüm sayısının dört veya beş değil, onlarla, yüzlerle, hatta bazı problemlerde binlerle ölçülebildiğini fark eden test kahramanı iyice afallıyor. Vaka içinde verilmiş ama oluşturulacak stratejiye pek de yararı olmayan veriler sayesinde çok kolay yanlış yollara girebiliyor -çünkü verileri seviyor-. Vaka dosyası içinde bulunan bilgilerden başka bilgilere ulaşmaya çalışmayı akıl etmiyor çünkü -araştırma becerisi olmadığını bir yana bırakalım- bir probleme cevap bulmak için problemin içinde olmayan bilgiye ihtiyaç olabileceğini düşünmüyor. Üç hafta boyunca aynı vaka üzerinde çalıştıktan sonra bir sonraki konuya geçerken, “Hocam iyi güzel de doğru cevap neydi?” diyen öğrenciler oldu. Özellikle sosyal bilimlerde tek bir doğru cevabın olmayacağını öğrenci kavramakta güçlük çekiyor. Çünkü testler sayesinde çok önemli bazı becerilerini iyice törpülemişiz: Belirsizlik toleransı, varsayımlar yapabilmek, senaryo analizleri üzerinde çalışabilmek. Kanımca bu çok ciddi bir sorun ve test konusu açıldığında pek sözü edilmeyen bir zarar.

* Ülkeye ciddi bir katma değer sağlamayan devasa bir test ekonomisi oluşmuş. Binlerce öğretmen test hazırlığı dersleri veriyor, yüzlerce teste hazırlama dergisi yayınlanıyor, onlarca yeni girişim test hazırlığı işini mobil platform taşımaya çalışıyor. Bu dünden bugüne olmuş bir şey değil. Dolayısıyla, bir anda değiştirilmesi de mümkün değil. Bir an için test hazırlığına harcanan paraların gerçek anlamda eğitim ve öğretime harcandığını ve öğrencilerimizi 21’inci yüzyıla daha iyi hazırladığımızı düşünün.

* Test paniği yüzünden eğitim ciddi şekilde aksıyor. Birkaç örnek vereyim:

– Velilerin baskısı ile birçok ortaokul ders saatlerinden sonra veya hafta sonuna test hazırlığı dersleri koyuyor. Haftada 10 saati geçen bu dersler öğrencilerin derse çalışma, proje yapma, sosyalleşme veya dinlenme zamanlarından çalıyor.

– Yine velilerin baskısı ile birçok ortaokul rehberlik saatlerinde, hatta başka bazı derslerin yerine (sınavda olmayan dersler tabii) test hazırlığı eğitimi veriyor. Halbuki müfredattaki her ders belirli bir değeri olduğundan müfredata konmuş ve aslında okulun her dersin çıktılarını ölçmesi gerekiyor. Verilmeyen dersin çıktısını nasıl ölçeceğiz? Cevap: Ölçemezsek 100 veririz olur biter…

– Öğrenciler dersaneye gidebilmek veya özel ders alabilmek için okulu tamamen boşluyorlar. Örneğin, birçok lisede 12’nci sınıftaki öğrencilerin neredeyse tümü “raporlu”dur. Lise eğitiminin bir yılı öğrenciler tarafından reddediliyor ve sistem bunu desteklemek üzerine kurgulanmış. Veliler ve öğrenciler, “öğrenci sınava hazırlanıyor” diye, öğretmenler derse girmeseler de maaşları çalışıyor diye, müdürler öğrenciler olmayınca okulu yönetmek daha kolay diye, dersaneciler öğrencilerin zamanını okul gibi gereksiz bir alternatifle ile paylaşmak zorunda kalmıyoruz diye, dersane öğretmenleri haftada 40 saat derse girmek zorunda kalsalar da maaş alabiliyorlar diye memnun. Görüntüde ortada bir kazan-kazan sistemi var. Ama aslında olan herkesin ortak olduğu bir aldatmaca.

– Bazı özel okullar mezunlarının sınav ortalamalarını yükseltmek için “yaratıcı” çözümlere başvuruyorlar:

Haftalık ders saatini artırarak okulda en çok zamanı test hazırlığına harcayan, lise müfredatını hızlandırarak dört yılı üç yıla sığdıran son sınıfta sadece test hazırlığı yaptıran, başka okulların en parlak öğrencilerini son senelerinde çeşitli burs ve ödüller ile okullarına çeken, kendi okullarının en başarısız öğrencilerini son sınıfa geldiklerinde çıkartan, farklı okullarındaki en iyi öğrencileri aynı sanal okuldaymış gibi gösterip bu okulun sınavda Türkiye birincisi olduğunu iddia eden okullar var.

* Bu çözümlerin bazılarını kabul edilebilir bulabilirsiniz. Ben bir eğitimci olarak hepsine itiraz ediyorum.

– Test hazırlığının pedagojik değeri olmadığından, projeye, grup çalışmasına, kulüp faaliyetlerine, hobilere, meraka, keşfe ve oyuna harcanacak yüzlerce saatin buna harcanmasını yanlış buluyorum.

– Dört yıllık müfredatı üç yıla sıkıştırdığınızda, yine aynı zaman sorunu ortaya çıkıyor. Ayrıca bazı öğrencilerin hızlandırılmış öğrenmeyi içselleştirmede zorlanacağından kaygılıyım.

– Başka okulların parlak (ve genellikle dar gelirli) öğrencilerini son sene için transfer etmeyi bir eğitim kurumu için fazlaca ticari buluyorum. Daha ciddisi, başarısız öğrencisini son sene öncesi okuldan çıkarma uygulaması düpedüz ahlaksızlık.

– Sanal okul uygulaması ahlaksızlıktan da öte, bildiğiniz ticari suç.

 

SÜPER BİLGİSAYARLAR YERİNE HESAP MAKİNESİ ÜRETİYORUZ

Standart sınavların “hayati” önemi olduğu sanılıyor, hem ailenin hem de öğrencinin üzerine inanılmaz bir sosyal baskı kuruluyor ve ailede huzur kalmıyor. Öğrenci sınava hazırlık dışında sosyal, kültürel ne yapsa kendini suçlu hissediyor. Bu süreçte belirgin bir kişilik bozulması yaşıyor, bir bakıma insanlıktan çıkıyor. Saydığım bir lise müdürünün tabiri ile “sevgi, saygı, dürüstlük, dostluk, risk alma, açık fikirlilik, empati, dönüşümlü düşünme, merhamet, özgüven, hoşgörü, cesaret, sebat, vizyon, iletişim vb. değer ve özellikler anaokulundaki çocuklarda doğal bir şekilde varken, lise mezunlarında neredeyse hiçbiri kalmıyor.”

TEOG’un test ettiği bilişsel seviye PISA’nın altı seviyesinden ikinci veya üçüncü seviyeye denktir. Biz tüm testleri ve eğitimimizi bu seviyeyi hedefleyerek hazırlarsak, tabii ki PISA sınavında hiçbir zaman daha iyi sonuçlar alamayız. Daha da önemlisi, öğrencilerimiz üst düzey bilişsel becerileri gelişmemiş birer alt düzey test makinesine dönüşürler. 21’inci yüzyılda rekabet edebilmek için süper-bilgisayarlar çıkarmamız gerekirken biz ancak hesap makinesi üretiyoruz.

 

NE YAPSAK?

1 – Ülkeyi sarmış olan sınav curcunasına ve paniğine kendinizi kaptırmayın. Sorular uzaydan gelmiyor. Hepsi okulda gördüğünüz konulardan çıkıyor. Üstelik sorular düpedüz kolay çünkü ülkenin eğitim sistemi zor soru kaldırmıyor. Bir sakinleşin.

2 – Sizleri teste hazırladığını iddia eden okullardan (ve tüm dersanelerden, özel derslerden) uzak durun. Bu okulların amacı size bir şeyler öğretmek değil sizi bir test robotuna çevirmek. Üst düzey bilişsel becerilere sahip bir bireyin (alt basamakları geçtiği için) testlerde başarılı olmaması imkansız. Bu nedenle dönüp dolaşıp hatırlama seviyesinde kalmak öğrenmeyi değil ezberi getirir, sınav biter bitmez her şeyi unutan boş beyinler yaratır.

3 – Okulunuzun müfredatın dışına çıkmasını talep etmeyin, çıkmaya çalışan olursa buna izin vermeyin.

4 – Derslerinize önem verin, anlamadığınız konuları mutlaka öğretmene danışın. Sınavda çıkmayacak olan konuların (müzik, spor, sanat, bilgisayar teknolojileri vs.) sağlıklı ve mutlu bir yaşam için önemli olduğunu unutmayın. Araştırmaya, projelere, grup çalışmalarına önem verin.

5 – Okulunuzdan sınavı alacağınız sene cumartesi günleri üç saatlik bir “test alma teknikleri” kursu düzenlemesini talep edin. Gerekiyorsa bu ek hizmet için okula makul bir ödeme yapabilirsiniz.

6 – Haftada en fazla altı saat boyunca internet üzerinden ücretsiz ulaşabileceğiniz kaynaklardan veya ucuza alınabilecek test kitaplarından geçmiş yılların testlerini veya örnek testleri çözün.

7 – Küçük bir arkadaş grubu kurun ve akşamları (haftada üç saat) birlikte çözdüğünüz testlerin üzerinden gidin. Sorulara nasıl yaklaştığınızı birbirinizle paylaşın ve birbirinizin yanlışlarını düzeltin.

8 – Okulunuzdan ayda bir defa TEOG veya YGS/LYS sınavı simülasyonu yapmasını isteyin. Okulunuz yapamazsa, bu simülasyonu küçük bir arkadaş grubu (ve anne-baba desteği) ile yapabilirsiniz.

9 – Sınava hazırlandığınız sene mutlaka normal yaşamınızı sürdürün. Hobilerinizi, arkadaşlarınızı, ailenizi ihmal etmeyin, sınavın size zombileştirmesine izin vermeyin.

Bunları yaparsanız, sınavda çıkacak olan konuları olabildiğince iyi öğrenmiş olursunuz. TEOG ve üniversite sınavları için yeterli hazırlık süreniz olacaktır. Emin olun bu sınavlar daha fazlasını hak etmiyor, hatta konulara hakimseniz daha azıyla bile çok iyi sonuçlar almak mümkün.

Hangi liseye veya üniversiteye girerseniz girin, unutmamanız gereken bir şey var: Hemen hemen hiçbir eğitim kurumu sizleri kariyerinize hazırlamayacak (Bu konuda bloğumdaki 21’inci yüzyıl yetkinlikleri yazılarıma bakabilirsiniz). Dolayısıyla eğitimin sorumluluğunu ailenizin ve sizlerin alması gerekiyor. Biraz da bu yüzden, merkezi sınavların o kadar önemi yok.

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.