Mecburi İstikamet: “Uzaktan Eğitim”

11 Kasım 2019’da Khan Academy’nin uzaktan eğitim yöntemini 2006 yılından bu yana başarılı bir şekilde dünyada uyguladıktan sonra Türkiye pazarına da yöneldiğini söylemiştik. Yazıyı incelemek için tıklayınız…

Bir önceki yazımızda ise nCov-19 salgınından dolayı tatil edilen okul sürecinde uzaktan eğitimle yola devam edileceği duyurulmuştu ve biz de bu süreçte kullanacağımız EBA sistemini başka bir yazımızla sizlere anlatmaya çalışmıştık. Yazıyı incelemek için tıklayınız…

Uzaktan eğitim, iyi güzel. Özellikle böyle zamanlarda önemli bir eksiği kapatıyor.
Peki ya uzaktan eğitim zor zamanlarda başvurulacak bir alternatifin de ötesinde çağın bir zorunluğuysa?

2017’de eğitim-öğretim yılını açtığımız hafta Bursa’da ilk kez derslerine girdiğim öğrencilerime tek bir video izletmiştim.
“Eğitim sistemini şikayet eden adam” adındaydı. Videoyu izlemek için tıklayınız…
Bu videodaki mantık “temelde” asırlardır evlerimizin, arabalarımızın, iletişim araçlarımızın onca köklü değişikliğe uğramasına rağmen, eğitim sisteminin ve sınıflarımızın neden hala eski tarzda kaldığını sorguluyordu.
Bu sorguyu öğrenci, öğretmen ve veli olarak bir kez de biz yapalım lütfen.
Öğrencilik 9’dan 5’e kadar mesaiye karşılık ücretsiz öğlen yemeği ile ödüllendirilen “taş işçiliği” benzeri bir meslek midir?
Öğretmenlik sorgulamadan, yorumlamadan, daha iyisi için çabalamadan; daha da vahimi “bu gençler nereye gidiyor diye sancılanmadan” sallarım başımı alırım maaşımı mantığıyla gün doldurmaya yarayan bir emeklilik aracı mıdır?
Ve maalesef “Y kuşağı” olan bizlere göre velilik “aman bir şekilde sabah evden çıksın, akşam 5-6 gibi eve girsin; biz de o arada karı-koca arabanın-evin kredisi için çabalayalım”mantığıyla çocuğunu “metalaştıran” bir yaklaşımın eser sahipliği midir?
Üç grup soruya ortak cevabım: “HAYIR”.

Kavram ve kapsamı fazla dağıtmadan özetle demek istiyorum ki, şu anki örgün eğitim gidişatımıza göre öyle atom filan parçalamıyoruz.
Herkes hatasını kabul etsin çünkü “bir sorunu çözümleyebilmek önce sorunu kabul etmekle başlar”.
Hala kabul etmeyenlere aşağıdaki eskiden paylaşmış olduğum yazılarımla:

1- OECD 2016 Eğitim Raporu Açıklandı! (Ekim 2016)
2- Türk Eğitiminin Kalitesi Ne Durumda? (Nisan 2018)
3- Son 18 Yılda Ülkelerin PISA Performansları (Aralık 2019) 

cevap vermek istiyorum. Lütfen soruyorum, yukarıdaki istatistiksel verilere dayalı çalışmalarda Türkiye’ye dair bir umut emaresi gören var mı?
Eğer cevabınız “yok” ise kökten bir değişiklik yapmanın zamanı gelmiş demektir.
Kökten değişiklikler için net ve sert kararlar alıp “hemen işe koyulmak” gerekir.
Tıpkı TOGG otomobil projesinde yaptığımız gibi.
Bu projenin mantığına hayranlık duyuyorum. Çünkü bu projede ülkemiz “dizel motorlu araç üretme” yarışında dünyanın açık ara gerisinde kaldığını kabul ederek aradaki zaman/rekabet farkını “elektrik bataryalı bir motorla çalışan araba” tasarımına odaklanarak kapatmayı hayal etmiştir.

Özetle, araç yapımında elektrikli düşünmeye, eğitimde ise dijitalleşmeye mec-bu-ruz!

Ya bak gene konuştu diyen muhataplarıma sesleniyorum:
Şimdi biraz arkanıza yaslanıp hayal edin…
En son dersinizde hangi öğrencinin yanağından makas aldınız, hangisinin omzuna dokundunuz, kaçının elini sıktınız?
Ya da bunu yapmanızın eğitimle ne alakası olurdu?
Peki…
Öğrencilerinizin kaçı uyuyordu?
Tahtayı silip tekrar doldurmak için ne kadar zaman kaybettiniz?
Dersiniz iptal olup yerine deneme mi yapıldı?
Yoksa tam ders ortasında elektrik ya da internet mi gitti?
Ya da hastaydınız da o hafta okula hiç mi uğramadınız?

Bu değişkenlerin tamamı öğretmen açısından ele alınan başlıklar.
Ya bunun öğrenci versiyonu?
Hadi biraz da o açıdan ele alalım…

Her okulda “üslü ifadeler” aynı anlatım kalitesiyle mi öğretiliyor?
Okullar arası, öğretmen, sınıf, imkan ve materyal farklılıkları yok mu?
Bkz. tez konusu:
Doğuda görev yapan öğretmenlerimizin “mümkün olan en kısa sürede geri dönme” istatistikleriyle, “batıya çadır atan” arkadaşlarımızın aynı okulda geçen görev sürelerinin karşılaştırılması ışığında eğitimin milliliğinin tartışılması”
Zorunlu ders olmasına rağmen İngilizce’nin uygulaması olan “konuşma” için hangi devlet okulu konuşma öğretmeni görevlendiriyor?
Okullarda hazırlanan tübitak projelerinin kaçı “bilimsel”?
(Cevabını öğrenmek için google’a sadece “komik tübitak projesi” yazın, ne çıkarsa okuyun, cevap niteliğinde olacaktır.)

Uygulamanın ve atölye çalışmalarının ne kadar önemli olduğunu bilen, boş konuşma yerine fikir/öneri üretmeyi seven biri olarak şöyle özetliyorum:

1- İlkokul zorunlu bir şekilde örgün eğitim olmalıdır.
2- Ortaokulda “muasır medeniyet seviyesindeki dünya ülkelerinde olduğu gibi” öğrencilerin acilen istek ve “hayallerine göre” branş okullarına yönlendirilmesi gerekmektedir. Bu noktada belirli bir branş okumak istemeyen güruh uzaktan eğitime yönlendirilebilir. Çünkü bu kitle muhtemelen “tıpkı şuan ülkemizdeki uygulamada olduğu gibi”, “18 yaşıma geleyim de sınavdan aldığım puana göre ne olacağıma (!) karar veririm” diyen “Allah ne verdiyse artık” diyen tayfadır; bilgisayar mühendisliği mezunu çaycıdır, ziraat mühendisi öğretmendir veya imam hatip mezunu yöneticidir. Yani bizim eğitim sistemimize tedaviye yönelik ilk neşter orta öğretim düzeyinde branşlaşma faaliyetleri ve uzaktan öğretim opsiyonunun sunulmasıyla atılmalıdır.
3-Lise düzeyinde yıllar öncesinden branş eğitimi almış öğrenciler stajyer olarak uygulama faaliyetlerine katılmalı, para ve tecrübe kazanmalı, hayata erken atılmalı, ülkedeki “nitelikli iş gücü eksiğini” hızlı bir şekilde kapatmak için gerekirse sigorta girişleri erken yapılmalıdır.
90’lı yıllarda “kredili sistem” adı altında idealize edilmeye çalışılan sistem, tam olarak olmasa da buna benzer bir şeydi.
4- Yüksek öğrenim düzeyinde ise sadece akademik devam etmek isteyenlere ve belli başlı mesleklere ağırlık verilmeli.
Örneğin; tıp, hukuk, öğretmenlik, mühendislik vb.
Yani her şehire bir üniversite mantığına asla gerek yok.
İlber hocanın da dediği gibi: “Her şehre bir üniversite ahlaksızlıktır”. 
Hem her bölüme de gerek yok, az önce yaptığımız önermede olduğu gibi, meslek gruplarına lisede yönlenebilir her birey.
Yani üniversitede iki yıllık “Et Endüstrisi” okuyacağına lisede o branşa yönel daha hızlı yol kat edersin.
Ya da ülkenin yarısı işletme okudu, ama sonuç?

Bu arada İlber hoca demişken gitmeden bir şey söyliyeyim.
“Akıl akıldan üstündür” demişler. Madem öyle çocuklarımız en üstün akıldan ders alsalar ya.
Hem böylelikle “üst akıla” kolayca kanmazlar diyerek de bir espri kondurmak istiyorum 😉
Şaka bir yana öğretimde en önemli değişkenlerden biri de öğretmen kalitesi.
Uzaktan öğretimle ülkedeki en iyi eğitmenlerin seçiminden oluşan kadroyla ders almak mümkün oluyor.
Yani uzaktan eğitim tercih eden öğrenciler; İlber Ortaylı’dan tarih dersi alsa, Celal Şengör’den coğrafya öğrense, sosyolojiye Emre Kongar’la dalsa, Candan Erçetin’den müzik öğrense ne kaybederler?

Saygı ve sevgilerimi sunuyorum,
Beytullah BALCI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.